Salı, Mayıs 13, 2008

gece gönderisi

01:19 am, uyumadım henüz. Uyumak için çabaladım ama beceremedim. Şu an oturma odasındaki bidilik koltuğun üstünde, yastığım yorganım, yarı aralık camım, kulağımda ipod, kucağımda laptop bu satırları yazıyorum. Gözlüğümü Pıtırcan'ın evinde unuttum, lenslerı çıkardım, ekrana yapışmış yazıyorum bu satırları. Gözümde lens varken bile yanlış yazıyorum şimdi ne çıkacak bu yazıdan bilemiyorum. Evimde fare gördüm, mutfakta. Henüz Pıtırcan da gitmemişti, Totiler de. Hatta toti ona isim bile verdi 'remmy' ama gelin görün ki evde bir başına iken, ev çok sessizken, remmy'nin mutfak dolabının arkasındaki ayak sesleri çok rahatsız ediyor beni. konulan tonlarca yeme rağmen hala nasıl gezindiğini bilemiyorum, bir tane olmamasından şüphe ediyorum. Evin başka bir yerinde henüz görmemiş olduğum için mutluyum ama ne zaman göreceğimin huzursuzluğunu taşıyorum. Dün gece çaresizlik içinde arkadaşımın evine gittim ama her gece bir yerde kalınmaz ki döndüm evime elbette. Bir süredir sesi gelmiyor ama ben artık o huyu kaptım ya her ses oymuş gibi geliyor, tiksinme hissini ilk kez bu kadar derinden yaşıyorum. Fare deneyleri yapan bir insan olarak fare ile bu kadar sıkıntı yaşamam da ayrı bir komedi zaten. Farelerin öcü diyeceğim ama benim farelerim beyaz, şeker ve bu iş için yetiştiriliyorlar. Pıtırcan'ın evı tren ile 40 dakika ve işe 8de giden bir insan için büyük mesafe. oraya da taşınamıyorum. O millerce uzakta beni sakinleştiremediği için huzursuz, bir süre yansıtmamaya çalıştıysam da bu sabah sinir bozukluğu ile özlemenin karıştığı bir noktada ağladım artık. susamadım bir türlü. Telefonu kapatıp sakinleşmem gerekti bir süre. Bir koltuğun üzerinde kendime acıma notasına gelmiş durumdayım ki nefret ederim bundan. Dün aklıma Leman Dergısındekı bır karıkatür geldı. Kadın hiiiii fareeee diyerek sandalyenin üzerine fırlar, fare cevap verir ' fare değil hanımefendi remzi, adım remzi' belki başka bir isimdi ama böyle geldi aklıma işte. O karikatürü defalarca tekrarladığımı hatırladım zamanında. Şimdi ise ben onu gördüğüm anda o bir köşeye koştu, ben başka bir köşeye, Pıtırcan'a koştum. İkimiz de korkuyoruz ama o utanmadan geliyor, zehirlenmeye geliyor, bense bir köşeye kıvrılmış paranoyak sesler üretiyorum bir noktadan sonra.
aklıma 'arada kaldııımmm, tam aradaaaa, başıma gelen en acıklı durumdur buuuuu. Arada kaldııımmm, anlarsınıııızzzzz, arada kaldıımmmm aradaaaaa' adllı süper susam sokağı şarkısı geliyor. Bu şarkıları bildiğim için kendimi mutlu hissediyorum, gördüğüm susam sokağı kahramanlarına koşarak gidiyorum, çocukluğuma dönüyorum, aslında içinden hiç çık(a)madığım çocukluğuma dönüyorum. Çok mutsuzum, evime dönmek istiyorum, bu şehiri, bu evi, bu yalnızlığı sevmiyorum. Yalnızlığımı bir fareye yedirmek düşüncesi sinirlerimi bozuyor. Göz kapaklarım ağırlaştı, belki uyurum artık zzzzzz.......

Pazar, Mayıs 11, 2008

Aşk yeniden

Toti bir gün, aşk kadına çok yakışır demişti. Eski bir sevgilim de 'sevgi takip edilebilecek en açık izdir, takip et' diye yazmıştı bana o zamanki erkek arkadaşıma aşık olduğumu görünce. Ama klavuzu karga olanın burnu pislikten çıkmaz, bunu da atlamamak lazım. Neyi takip ettğini bilmek önemli. Bunu bilmenin çeşitli basamakları var. Önce etkileniyorsun, birden aşık olduğunu farkediyorsun, o günler güzel günler. Dünyada ondan daha önemli birşey yok, o çok kibar iyi ve dikkatli, sana aşık (ya da öyle olduğunu hayal ediyorsun), senin de ayakların yerden kesiliyor, sen de aşıksın. Zaman geçiyor, alışıyorsun birbirine, rutine binen şeyler yaşıyorsun. Her cuma sinema, her cumartesi arkadaslarla yemek, her pazar kahvaltı falan. İkinizde bu döngüden sıkılıyorsunuz ama sadece biri bunu söyleme cesaretini gösteriyor. Sonra ortaya çıkıyor aslında o da çok sıkılmış, yeni insanlar yeni hayatlar tanımak istermiş biraz, sen de onu çok daraltmışsın, belki anlarsın diye beklemiş ama pek anlamamışsın falan. Elbette sen anlamış oluyorsun ama önce konduramıyorsun, sonra onu sevdiğine dair bahaneler uyduruyorsun, sonra elinde birinin olmasının güveni sarıyor seni ve o güveni kaybetmeyi yemiyor gözün ama her şeyin bir sınırı var ve yeter diyerek çekip gidiyorsun. Sanıyorsun ki o da seni seviyor ve gelip özür dileyecek ya da birşeylerın değişmesi için çaba sarf edecek ama öyle olmuyor, o günü gün ediyor ve sanıyor ki sen bir köşede durup onun hayattan zevk almasını bekliyorsun, doyunca gelecek diyorsun, çaresizsin ya...Aslında başlarda öyle yapıyorsun, zaman akıyor sen hala kendine yediremediğin şeyleri düşünüp bir koltuğun üstünde içiyorsun. Biraz zaman, para ve elbette iki büyük torba dolusu şişeye mal oluyor bunlar. O an dibe vurduğun andı, sonra biri gelip hadi diyor, sen beni sevme ben seni ikimize de yetecek kadar severim, aa iyiymiş bu yaa diyorsun, aslında sevebilirim ben de diyorsun, hiç değilse huzur veriyor, değer veriyor diyorsun. Ben ne harika bir insanmışım, demek böyle sevilebilir mişim diyorsun. Elbette içinde biryer hep soru işareti acaba bu ne zaman falso verecek diye düşündürüyor seni ama sevilmek güzel şey yaa ne olacak belki de sevmek böyle birşeydir, onu değil ama sevmesini severim. Ona tüm bunları söylediğin için kendi sorumluluklarını da atmanın rahatlığı var elbette, bırakıp gitsen neden diye soramaz, ben demiştim dersin, ilişkiler bencilmiş yaa bir önceki tecrübeden öğrenmiştin. Ama ondan çok kendine dürüst değilsin, bal gibi biliyorsun yanlış yol, aradığın bu değil, huzur mu? Huzurlu değilsin ki kendi kendine her gece ya ben bu adamı sevmiyorum, hayat da böyle çiçek böcek gitmez ne yapacağım diye düşünmekle geçiyor ve bir gece ona ben yapamıyorum çok özür dilerim diyorsun. Ardında kırdığın kalbin çok farkındasın, o ne hayaller kuruyor sen ona ne veriyorsun ama yapacak birşeyin yok, yola devam etmen gerek. Ben uyarmıştım baştan cümlesi ne seni ne kalbini tatmin ediyor ama yapacak birşey yok.
Aynı zamanda hep birlikte gezindiğin, her yere bir arada gittiğiniz bir ekip var. Tüm davetlerin dostça ve evinden uzak olduğun için yalnız kalmayasın diye olduğunu düşünüyorsun sen. Davet çok dikkatli, kibar ve mesafeli geliyor, her zaman sizinle gelen biri de var. Yok canım benden hoşlanmıyordur, iyi davranıyor işte, o pozisyonda olan adam kıytırık doktora ögrencisine mi bakar, hem şuraya 3 günlüğüne geldim, gidiyorum ne ilişkisi canım derken, kendini sırılsıklam aşık buluyorsun. Tüm bu geçenlerden edindiğim tecrübe, aslında kimsenin vazgeçilmez olmadığı ve senin için sadece bir kişi yok dünyada. Onu bazen burnunun dibinde buluyorsun, bazen de gözyaşları içinde 3000km gitmen gerekiyor. Belki bir ton gözyaşı ve yollar daha gerekecek durman için ama yola devam etmek gerek...


Pazartesi, Mayıs 05, 2008

Konningendag

Her yıl 30 Nisan'da kraliçenin doğum günü kutlanıyormuş. Bu doğum günü kraliçenin değil annesinin doğum günüymüş. Kendisi Ocak ayında doğmuş, Ocak'ta sokaklara dökülüp kim kutlama yapsın diye düşünüp, anneminkini kutlayalım ayağıyla hem anneye jest yapmak, hem de halkı bu konuda coşturmaya devam etmek istemiş olmalı. Kraliyet ailesi Orange soyadını taşıyor, bu nedenle herkesler Orange giyiyor, kraliyet ailesi hariç. Bu yıl tüm kraliyet ailesi bayanları pembe ve fuşya tonlarında giyinmişti bir anlamı var mıdır, her sene bir tema mı seçiyorlar bilmiyorum.

Aylar öncesinden vitrinlerde turuncu kıyafetler boy göstermeye başladı. Pıtırcan da illa sana turuncu bişey bulalım diye alışverişlere çıkardı beni ancak sevdiğimiz gibi birşey bulamadık. Sonra Toti imdada yetişti ve Türkiye'den turuncu polarımı getirdi. Kendisi de turuncu küpeleri ile geldi. Elbette bize saçmalamak yetmedi, birazdan fotolarda göreceğiniz aksesuarlarla kendimizi süsledik. Amsterdam çok kalabalık veçılgın oluyor dediler, oraya gitmeye karar verdik. Çok kalabalık olduğu doğru ama çılgınlık anlayışımız biraz farklı. Çılgınlığın tarifi, deliler gibi yemek yemek, yediklerini sokaklara atmak, ardından aynı oranda içmek, içtiklerini sokğa atmak ve içtiklerinden kaynaklanan vücut artıklarını duvar diplerine bırakmak ise evet çok çılgındı. Ertesi gün haberlerde, 3 ton çöp toplandığı yazıyordu!!!!
Yine de farklı ve görülmesi gereken birşeydi elbette. Komik şapkalar, gözlükler, kıyafetler, kanallarda turuncu renklerle donatılmış botlar, her köşebaşında çalan farklı müzikler, sokakta striptiz yapan kadınlar, Dam meydanında lunapark ve gerçekten inanılmaz bir kalabalık.








Monarşiye karşıyım, Pıtırcan bakalım Queen bu sene hangi şehirde falan derken, ya valla biz pek sevmeyiz kralları kraliçeleri dedim. Boşuna masraf, zaten parlemento var, seçim var sembolik sembolik takılıyorlar ne gerek var bir de kraliçeyi beslemeye. Sonra düşündüm, senin ülkende cumhuriyet var da ne oluyor. Baştakilerin yedi ceddi doymuş, her başa gelen daha çok yemiş. Kırılmış yumurta satan maliye bakanı oğlu, lale getiren belediye başkanı damadı, gemi satın alan ulaştırma bakanı oğlu...Kraliçe daha ucuza gelirdi muhtemelen. Neyse yaa komik bir yazı olmalıydı bu, yiyen yedi zaten çenemi yorsam ne fayda.
Kraliçe günü sıkış mıkıştı, kokuluydu, gürültülüydü ama görmedik demeyeceğiz hani, bir daha Amsterdam'da karliçe günü kutlar mıyım? Hayır, bir daha kutlar mıyım? Bilmem Pıtırcan isterse giyer turunçlarımızı Utrecht sokaklarını arşınlarız,
öpenzi
Özi

Pazar, Mayıs 04, 2008

Yolcu etme sanatı

Bu konuda bir kitap yazabilirim artık. Ömrüm havaalanlarında geçti, çok insan karşıladım çok insan yolculadım. Özellikle son 6 ayda...
Her geliş inanılmaz bir heyecan, kalbin yerinden fırlayacak gibi oluyor, kimi beklediğini bildiğin halde, yarım saat sonra kapıdan çıkacağından emin olduğun halde kapıdan çıktığında küçük bir şaşkınlık yaşıyorsun. Gerçekten burada mı? Geldi mi sonunda diye düşünüyorsun. Bir süre ona dönüp bakıyor, inanmıyorum yaa gerçekten burada diyorsun. Sonra alışıyorsun yanında olmasına, sanki yıllardır birarada yaşıyormuşsun, kapı komşunmuş da hep birlikte geziyormuşsun gibi, sonra zaman geçiyor, bavullar toplanıyor, tekrar bir havaalanı sahnesi ve yalnızlık. Hmf'yi yolcu ederken yalnız değildim, ama eve bakıp nasıl da bir anda boşaldı sessizleşti diye konuştuk Pıtırcanla. Bu hafta önce Pıtırcan'ı yolcu ettim, 3 haftalık bir ayrılık, az önce de Toti ve Ceyar'ı...Toti havaalanında istemedi beni, tek başına dönme oralardan diye. Toti otoriter bir insandır, gözlerini devirince aksini yapmak zor oluyor, annem gibi korkuyorum ondan bazen. Ama yine de tren istasyonuna kadar gitmeyi başardım. Elbette bu seferki ayrılık biraz daha normal oldu, çünkü biliyorum 1 aydan az bir süre sonra ben de onların yollarından geçip ülkeye döneceğim. O dönüş nasıl olacak o da ayrı bir yazı konusu elbette.
Detayları anlatırım elbette ama şimdi oturup birlikte çektiğimiz fotolara bakayım, ev o kadar sessiz, o kadar renksiz ki, biraz renk katmalıyım...

Pazartesi, Nisan 28, 2008

Teru no Uta

Bugün biletimi ayırttım, 31 Mayıs'ta aileme, dostlarıma ve şehrime dönüyorum. Buraya gelirken yaptıgım videonun sonunda kalbimi elime almış ve yola çıkmıştım. O kalp rüzgarda savruldu, sağa sola çarptı, çok ağladı, kendi başına içip sızdı bazen, sevilmenin sevmekten farklı olmadığını sanıp birinin yolundan yürümeye çalıştı, farklı olduğunu görüp yönünü değiştirdi, sonra bir başkası onu havada yakaladı ve sakladı. Şehrime dönüyorum ama kalbim bende değil. Yine işimi Tanrının kiralık katiline; Zamana emanet edip yola çıkıyorum. Yola çıkarken üzülmeyeceğim, o an eksileceğim ama üzülmeyeceğim, çünkü tam olmak için uğraşacağım...

ve Ged yine iş başındaydı, beni ona, onu bana getirdi...

Çarşamba, Nisan 23, 2008

Bir panda ve bir hipopotam...




Pazartesi, Nisan 21, 2008

gezmek, özlemek, deniz, kumsal...

Evet hayattayım, buralardayım. Sadece aziz laptop'ım canı isterse çalışmaya başladığı için evde internetim kısıtlandı. İtiraf etmek gerekirse bazen o çalışsa da benim yapacak daha iyi birşeylerim oluyor. Yine de haftalık blog okumalarımı yapıyorum, birşeyler yazmaya çalışıyorum. Orada olup bitenlere bir şekilde ulaşmaya çalışıyorum. Bensiz geçen günler artık o kadar canımı yakmıyor, aksine herkesin sağlıklı ve normal bir yaşam sürmesi beni daha çok mutlu ediyor. Elbette uzakta olmanın eksileri yok değil, babam bahçe kazarken, annem çilekleri ekerken, Okycan laleleri ile uğraşırken ben orada değilim. Doğum günleri kutlanırken, rakılar yuvarlanırken, film festivali bitmek üzereyken ve dostlarım hayati kararlar almaya hazırlanırken orada değilim. Buradan, hepsine de bir yere kadar ulaşabiliyorum.


-Hala burada kalmak istiyor muyum?

-Evet

-tamam o zaman kalayım...


Haftasonu Brugge'e gittik, birlikte Hollanda dışında da bir yer görelim diye. Çok şirin, güzel bir şehir Brugge. 120bin nüfüslu ve yılda 4 milyon turistin gezdiği bir şehir. Ne var derseniz, dantel ören teyzeler ve dünyanın en küçük penceresi, bir de bunu size göstermek için 6,5 euro alan botlar. Şehir o kadar küçük ki tümünü 1 saatte gezmek mümkün. Biz çok başarılı turistler değildik aslında. Canımız hiç müze falan gezmek istemedi, mutlaka görün dedikleri müze ise 12de kapanıyormuş kaçırdık, 2 de ise waffle yemek daha cazip geldi tekrar gitmedik... Müze diye çukulata müzesini gezdik, gnam gnam. Pek kültüreldik yani. Ama hedef de aman kültür sanat yapalım değildi. Sadece birlikte yola çıkmak istedik ve çok da güzel oldu...
Pazar günü Karamannis ailesi ile buluştuk, sohbet arasında 6 aydır doğru düzgün sahil, deniz görmedim dememle hemen arabaya atlayıp Knokke'ye gitmemiz bir oldu. Ben tabi kumu denizi görünce kendimi unutarak kumların içinden koşarak denize ulaştım. Dalga sesini özlemişim en çok, bir de yosun kokusunu. O kadar ki fotoğraf çekmek aklıma bile gelmedi. Elimi suya soktum, kumla oynadım, öylece baktım denize bir süre. Pıtırcan üzüldü, 'bu kadar özlediğini tahmin edemedim, yoksa daha önce gelirdik buraya' dedi. Bu çok da anlaşılacak birşey değil ki. Yıllardır, okula, işe deniz yoluyla gittiğimi, suya girince büzüşene kadar sudan çıkmadığımı, vapurda hep cam kenarı ya da dışarıda oturduğumu, en çok denize ağladığımı en çok ona güldüğümü bilmiyorsun ki. Sen hiç deniz kenarında oturup, ayağın suda rakı-balık tatmadın ki, sen hiç boğaz kıyısında Sting'i dinlemedin ki, sen hiç sudan tavşan adasına yürümedin ki, sen hiç dilek tutup suya atmadın, kötü rüyayı alsın götürsün diye denize anlatmadın ki. Fotolara gelince:
Biri hmf'ye, sen yersin de biz durur muyuz? başlıklı çalışmamız:)

İkincisi ise dünyanın en küçük penceresi...Pıtırcan çok güzel bir soru sordu, neden buna ihtiyaç duyulmuş? diye. Ben heladır dedim, o camdan helaya fayda gelmez dedi, haklı. Başka cevabı olan bana bildirsin lütfen. Pencereyi seçebiliyor muyuz? 2 Sayısının üzerindeki delik...